GALATADA ÖZGÜRLÜK

Islak yağ kokusu, makine gıcırtıları, dönen çarklar, ağır tütün kokulu nefesler,terle karışık rutubet kokuları……..ne bekliyordum ki ? kafamı kaldırıp etrafıma baktığımda gördüğüm anlık , saatlik manzaraydı işte.64 kirli beden otomatik makineler gibi durmaksızın çalışıyordu…Aslında görünen klasik manzaradan öte görünmeyen o kadar çok şey vardı ki…görünmeyen, bu esir düşmüş insanların umutlarıydı; çökük omuzlarına bağlanmış toprak altına gün geçtikçe çeken hayal kırıklıklarıydı.Kimi sevdiğini kaybetmiş genç aşıklar, kimi anasından babasından zorla alınmış yeniyetmeler, kimi dünyayı bırak kendini terk etmiş zavallılar…ben bunun neresindeydim? Bunların bilincinde olmam hoştu tabii, ben bir başkası için komik Ernel’dim, iyi laf kıvıran bir zibidiydim, bir de iyi şiir yazardım …ailemi kaybettikten sonra savaş çıkınca esir düşmüş,  kim kazanırsa ona ait olmuş ve olmaya devam eden bir beden …özgürlük nasıl bir duygu acaba? Küçükken Sajel amcanın burjuvalardan çalıp verdiği şekerler gibi keyifli olmalı herhalde. Bizler damgalanmıştık, yani savaşı kim kazanırsa kazansın kimseye ait olamayan bir hiçlik gurubuyduk…Sanırım bu 64 kişiden en tuhaf ya da onlara göre en aptal buldukları kişi ben olmalıyım. Yoksa hangi çılgın 12 saatlik çalışma bittikten sonra akşam kalabalık yatakhanelere geçip yatmak varken ekstra atölyede çalışırdı ki? Ernel’dan başka hangi deli buna kalkışırdı kiJ

                                                                                                           2 ay sonra bir kış gecesi

Neyse ki askerler gece gelip atölyeyi kontrol etmiyorlardı. Zaten gereksiz beslenmeyle zayıf    kalmış kemikli bedenim bide uykusuzlukla iyice bitap düşmüştü. Karşı koyacak gücüm yoktu ne bir askere ne de sert esen şubat rüzgarına. Atölyede kalan artık beyaz kumaşlardan metrelerce diktiğim kumaş hemen hemen tamamlanmak üzereydi, o gün ne zaman bilmiyordum ama durmadan dikmek zorundaydım. Düşündüğüm tek şey hissedemediğim özgürlük arzusuydu. Kumaşı hazırlarken dünya düşlerimde ayaklarıma kadar geliyordu, beraber olmayı arzuladığım kadın da benimdi, küçükken Sajel amcanın aşırdığı şekerlerin yumuşak tadı da …Annemin örgü saçları ellerimde başımı anne kokulu göğsüne dayayışımda..babamdan yediğim ilk acı tokatta ….küçüklüğümün büyük düşlerinin ruhları canlanıp oradan buradan dokunuyorlardı bedenime..O an anladım ki o sadece bir örtü değildi, o benim tüm özgürlüğümdü…………

                                                                                                         1 ay sonra bir mart gecesi

İri yarı bir asker yatakhanenin aşınmış demir kapısını tekmeyle açıp içeriye bağırarak girdi’ kalkın savaş başladıııııııı’’heyyyyyyyy uyanın beee’ ………uyanan kadınlar çığlık atmaya başlamıştı bile…kadın milleti değil miydi( sanki onlar esir değilmiş gibi )onlar kadar savaş görmüş bi topluluk daha olabilir miydi? Her baskında, her esir alınmada, her savaşta bir şamata……. Hep bu anı beklemiştim beklemesine de gene bu da diğer önceki gecelerde olduğu gibi yalan savaştan biri olmalıydı. Her defasında yanlış ihbar alınıp tantana yapıldığında kilolarca ağır kumaşını sırtlanıp galataya koşturuyordu.Sonuçta ne ses vardı ne savaş..Gereksiz risklere girmemeliydi askerler şüphelenmeye başlamışlardı, her defasında kendi özel eşyaları olduğunu söyleyip atlatmıştı…Kadın çığlıklarının arasında uykusu ağır zayıf bedenini sıcak yatağa geri attı.Başını yastığa koyar kaymaz zemini titreten kuvvetli bir top merminin patlayışını duydu. Hemen sonra başka bir top sesi ve hemen arkasından başka bir top………SAVAŞ BAŞLAMIŞTI.Kalbi deli gibi atmaya başladı, zayıf bedeni seyrek titremelerle kasıldı.Bu seferki çok güçlüydü …acele etmek zorundaydı…Herkes adrenalinle uyuşmuş bedenleriyle dışarıya koştururken bense köşedeki çantama fırladım.Kalabalığın arkasından dışarıya açılan taş basamaklara tırmanırken sırtımdaki yükün ağırlığı kaybolmuştu.İstiklale çıktığımda nefesim kesilmişti …….Her yer parlıyordu..Küçüklüğümde köyümdeki ateş oyunları gelmişti aklıma, en yakın arkdaşımın köpeğinin tüylerini yakmıştım yanlışlıkla, sonra tekme tokat birbirimize girmiştik, kan revan dönmüştük evlerimize ….istiklal de öyleydi, ateş içinde, yanık kokuları, kan revan insanlar…Şimdi başımı okşayıp kulağimı çekicek bir annem yoktu belki ama ateşler aynıydı, kan aynıydı, kokular aynıydı….Zengin bir bay birinci kalite takım elbisesiyle sertçe çarpınca yere yuvarlandım.Düşlerimden sıyrılıp hiç durmadan koşmam gerekiyordu.Alevler içinde zig zag çizip galataya doğru koşmaya başladım.Savaş ordusunun galataya kadar ulaşmış olmamasını tanrıya yalvardım . Sahi hayatımda ilk kez tanrıya bu kadar yakın bir istek de bulunmamıştım…İnanan insanlar İstiklal de bulunan kiliseye akın akın koşturyolardı.İsmini bile bilmediğim bu kilisenin önünden defalarca geçmiştim ama hiç bu kadar dikkatimi çekmemişti …Yanan çatısıyla savaşa dur diyebilecek miydi?Tanrı savaşa dokunacak mıydı?Sert mart rüzgarı kar tanelerini terden ıslanmış yüzüme çarparken can havliyle koşturan yüksek etekli elbiseli madamlara takıldı, rüzgarda uçuşan çiçek yaprakları gibiydiler…Tünele ulaştığımda yolların daha çok çöküntülü olduğunu fark ettim, toplar hızlanmıştı acele etmeliydim …Sırtımdaki özgürlük herkese ulaşmalıydı…

                                                                                                       13 dakika sonra

Bir taraftan askerlere yakalanma korkusu diğer taraftan gelecek kör bir kurşunla oracıkta ölme korkusuyla galataya ancak ulaşabilmiştim.Soluk soluğaydım, ter içindeydim ve korkuyordum …..erkek adam korkmaz derler bilirim ….ama korkum ölmekten değil, hem kendim için hem başka insanlar için özgürlüğü getiremezsem napardım?Galatanın yanındaki taş evin yanında duvar köşesine sinip kalmıştım.Topların düştükleri ahşap evlerin çatırtıları içindeki ateş oyunları…Yerde uzanmış gözleri galataya odaklanmış yaralı asker…Kıyıya doğru koşturan askerler…Korkdum…Oysa o taş kule tüm heybetiyle orada tam önümdeydi işte.Saklandığım köşeden galatanın en üstüne baktım, ne kadar da cesurdu…Tüm gücümle koştum…Galatanın iki merdiveni vardı, biri alt zindanlardan çıkılan dönerli dar merdivenler, diğeride kulenin girişinden başlayan ana merdivenler.Zindandan çıkan merdiveni kullanmak tek şansımdı zira diğerinde askerlerle karşılaşabilirdim.Kulenin geniş kapısından içeri daldım, ellerim sımsıkı torbamda, nefes nefese bedenimle …İki asker birbiriyle barbarca kavga ederken zindan merdivenlerine sıvıştım ama biri fark etmişti …Arkamdan bağırarak koşmaya başladı, dilini bile bilmediğim bu askerin enseme bir kurşunla zindan merdivenlerinde beni öldürebileceği korkusuyla bedenim çelik gibi sertleşmişti…En azından ondan bir sıfır öndeydim:Bu topraklara yeni adım atmış acemi bir asker mi yoksa ilk esir düştüğünde 2 ay bu fareli zindanda tutulmuş kurnaz Ernel mi?Tabiki de iş bilen Ernel.Kulenin en üstüne çıkan merdivenlere açılan kemerli geçidin nemli kararmış duvarına yaslanınca arkamdan gelen ayak seslerini dinledim..Kalbimin atışları taa kulaklarımda çınlıyordu,nefesimi ciğerlerimde zorla hapsederken gözlerim yaşlarla  yandı.Ayak sesleri yanlış taraftaydı ve labirent gibi zindanlarda büyük ihtimalle dolanıp duracaktı.Ciğerlerimi yakan havasızlıktan başım dönmüştü soluk soluğaydım…ama farklı bir şey hissetmişti bu zayıf beden, hiç olmadığı kadar güçlü..Acaba özgürlüğe yaklaşmış mıydım?Bu güçlü arzuyla merdivenlere tırmandım.Artık sırtımdaki hiç de ağır değildi içimdeki özgürlük kıvılcımları tutuşmuşken…

                                                                                                            17 dakika sonra

Bu gördüklerim gerçek miydi? Bu şehir nasıl bu kadar güzel ve korkunçtu…Çığlık atan genç güzel süslü bir bayandı gördüklerim, kan revan içindeki gözleri ağlamaktan harap olmuş tüm arzuları bedeninde toplamış kent…Feryat figan çığlıklarla yardım isteyen ışıltılı kent, boğazında birikmiş ağırlıklarla savaşan beden…Yanaklarımdan süzülen sıcak gözyaşları benim değil onunkilerdi, kentin üstündeki binlerce yürekti…Yüzüme çarpan sert kar tanelerine inat hıçkıra hıçkıra ağlayan Ernel, tüm kirini, günahını akıttı galatadan … Şimdi zamanıydı, torbasından çıkardığı metrelerce uzunluktaki beyaz kumaşı kulenin paslı demirlerine bağladı, kucak dolusu kumaşla savaş çığlıkları arasında yumuşak seslerle doldu zihni.Bıraktı tüm barışı galatadan …gözlerini kapadı, kulağında kilisenin barış çanlarının sesiyle Ne arkasından bağıran asker umurundaydı, ne de kirli gömleğinden akan kan…Artık özgürdü, kent özgürdü, insanlar özgürdü…

Yorum Yaz